Severim her yere birazcık kırmızı serpiştirmeyi... En çok kırmızı rujumu ve ojelerimi, kırmızı
ayakkabılarımı, kırmızı meyveleri, kırmızı gökyüzünü,
kırmızı Ay’ı, kırmızı ağaçları, kırmızı taşları, kırmızı toprağı severim.
İlginç bir renktir kırmızı! Belki de bu yüzden severim onu. Her duyguyu
kucaklar: Aşkın, mutluluğun, utancın, şehvetin, günahın, tutkunun, öfkenin,
cesaretin sembolüdür kırmızı.
Kan kırmızıdır. Bir şeye çok kızınca yüzü kızarır insanın. Belki de bu
yüzden Roma mitolojisinde savaş tanrısı Mars kırmızıyla anlatılır. Öfke ve kan
olmadan savaş olmaz. Cesaretin ve kendini feda etmenin rengi kırmızı savaş
alanında nice kana bulanmış insan arasından nice kahramanlar yaratmıştır. Bazı Afrika toplumlarında yasın sembolü
olması da bu yüzdendir belki de, öfke ve kan ölümü getirir beraberinde...
Devrimin rengi olması da bu yüzdendir belki? Kan dökülmeden, cesaret ve tutku
olmadan köklü bir değişim olabilir mi?
Şeytan da kırmızıdır. Suç ve günahın da rengi kırmızı çünkü… Ateşin ve
korkunun da…
Şehvetin ve aşkın rengidir bir de. Hindistan’da gelinler bu yüzden kırmızı
giyerler belki de. Ya da Çin’de doğurganlığın ve ihtirasın rengi olmasının nedeni de... Belki de fuhuşun rengi olması da…
Ama ben en çok tutkunun rengi olduğu için severim kırmızıyı. Güçlüdür
tutkular! Bütün duygu ve düşüncelere hakim olabilirler.Tutku olmadan hiçbir şey olmaz. Tutkulu aşklar ondan vardır belki de. Ama dikkatli olunmalıdır; tutku
bir şeyi/birini en iyisi yapabilme gücüne sahip olduğu kadar bir anda yok etme
gücüne sahiptir. Mutluluğun ve aşkın alevleri nefretin, yok olmanın ve ölümün
alevlerine dönüşür bir anda; geriye de sadece bunların hepsi olan kırmızı
kalır.