Amsterdam-Sevsem mi Sevmesem mi?
Gezinin en heyecanlı kısmı Amsterdam’dı bunda Van Gogh hayranı olmamın da payı büyük sanırım. Amsterdam’da yapılacak çok şey var ama ben doyamayıp Van Gogh müzesini 2 kez gezdim :) Amsterdam kesinlikle çok güzel ama garip bir şekilde bir o kadar da rahatsız edici bir şehir. Yan yana sıralanmış birbirinden tatlı evler, kanallar, her yerde gençler… Geceleri kanal boyunda oturup içerken bir ara kendimi Eskişehir’deymiş gibi hissettim. Sonradan Eskişehir’de yaşayan ve Amsterdam’a giden herkesin aynı duyguya kapıldığını öğrendim. Mimarisi farklı olmasa gerçekten de Eskişehir’e benziyor, binalar gece pek de belli olmadığı için bu duyguya akşamın geç saatlerinde çakırkeyif kapılmış olmam da normal galiba ;)
Turistik yerler çizilen rotaya bağlı olarak genelde yaya gezilebiliyor en fazla 15-20 dakika yürüme mesafesinde pek çok yer; sokak gezmeyi seven biri asla toplu ulaşımı kullanmak istemez. Yarım ay şeklindeki şehir merkezi çevresindeki 3 kanalla kuşatılmış ve her bir bölge de bu kanalların etrafında ya da içinde sıralanıyor. Zaman kaybetmeden ve yorulmadan gezmenin en güzel yolu Canal Ring, Dam Square ya da Museum Quarter’daki otellerden birinde kalmak. Biz Dam Square’de kaldık; fiyat olarak daha uygundu ve otelimiz de çok temizdi. Şehir merkezinde olmanın bütün rahatlığını sundu bize. Gara yürüyerek 3 dakika mesafedeydik ve yolda hiç vakit harcamadık :)
Soğuktan donarak sokak ortasında soyunup üst değiştirten bir şehir Amsterdam! İlk gün resmen donduk! Şehrin en merkezi yerinde ana caddedeki bir binanın önünde sokak ortasında şort çıkarttırıp her ihtimale karşın çantada taşınan taytı giydirten bir yer… Özgürlükler şehrinde kimse dönüp bakmıyor ve rahatsız etmiyor endişelenmeyin ;) Yazın ortasında birden bire bastıran şiddetli yağmurun altında kalma olasılığını da sayarsak sırılsıklam gezme ihtimalinin de olduğu bir yer…
Amsterdam sokaklarında yürürken yerde prezervatif görürseniz şaşırmayın zira özgürlükler şehrinde daha da şaşırtıcı olan birçok şey var. Oude Kerk (Old Church), meşhur Red Light District’te yer alan ve Rembrandt’ın da çocuklarının vaftiz edildiği tavanı ahşaptan yapılmış ve şehrin en eski kliselerden biri. Klisenin hemen önünde yerde bir kadının göğsünü tutan bronzdan kabartma bir erkek eli var. Aynı kliesenin etrafı genel evler ve her türlü uyuşturucunun satıldığı caffee house’larla dolu. Protestan Klisesi’nin etrafında sıralanıp güzel bir ironi oluşturuyorlar doğrusu. Yine klisenin önünde bir de heykel var: Belle- üzerinde "Respect sex workers all over the world" yazıyor.
Red Light District, Amsterdam’da beni rahatsız eden ve tam olarak o anda tanımlayamadığım şey aslında. Pencerelerde sıralanmış Barbi bebekler misali duran her yaştan, renkten, tipten kadının pazarlandığı, hayvanat bahçesindeki hayvanlara bakarmış gibi bakılıp geçildiği, bazılarıyla alay edildiği yer… Amsterdam seks turizmi üzerine kurulmuş özgürlükler(?) şehri. Evet feministlik damarım tuttuğu için sevemedim ben bu şehri!!! Eğer seks üzerinden para kazanılacaksa ve bu bir pazarlama ve para kazanma işi ise neden yine sadece kadınlar araç? O camlarda ben erkekleri (!) de görmek isterdim eğer gerçekten özgür ve demokratik bir ülke ise.. Bu pazarlama işi beni hayli rahatsız etti, her şeyde olduğu gibi kadınların yine araç ve malzeme olması fikri de. Her yerin seks koktuğu bu yerde erkeklerin devreye girdiği tek yer o kadınları bir süreliğine satın almak ve canlı porno şovlarda birkaç kadınla takılmak. Erkekler de pazarlansın demem bu pazarlanma işini desteklediğimden değil elbette, sadece kadınların kullanılması beni rahatsız ettiğinden. Bu arada bu genel ev kültürünü sadece bir bölgede sanıyorsanız yanılıyorsunuz! Şehrin her bölgesinde sabah 8’de bile camların önünde dizilmiş kadınlar görebilirsiniz. Kimileri seksi danslarını sergilerken kimileri ellerinde telefon sanki bir cafe’de oturmuş gibi muhabbet ediyor… Kimileri ise yan odadaki arkadaşları ile ellerinde sigaraları muhabbette…Yerel halkla muhabbet ederken öğrendiğim üzere Hollandalılar bu uyuşturucu ve seks turizmine karşılar. Devlet, para kazanmak için yaptığı için de şikayetçi…
Space cake ve marijuanaların biraz yalan olduğunu söylemeliyim. Weed üstü space cake yedik ama pek öyle kafa yapmadı. Caffee house’lardan hepsini rahatlıkla bulabilirsiniz…Esas kafa yapan da mushroom’lar…
Museum Quarter’da gezilecek bir sürü müze var. Biz Van Gogh ve Anne Frank’ın evine gittik. Van Gogh’a diyecek bir şey yok, muhteşem! Anne frank ise çok hüzünlü… Kitabı okumuş biri olarak sanırım daha çok etkilendim… 'I Amsterdam' yazısı da hemen oracıkta. Müze çıkışında dinlenmek için çok yakın olan Vondelpark’a gidin.. Bu arada Sex Museum’u da tavsiye ederim. Bir de daha eğlencelik (gitmedim, gidenlerden duydum) Erotic Museum var. Sex Museum (Dam Square’de) gayet müze tadında bilgilendirici nitelikte biraz sıkıcı biraz eğlenecli bir yer. Fotoğraflara ve pornolara erkek dergileri okur gibi bakmazsanız seksin tarihi, pornonun gelişmesi hakkında pek çok şey öğrenebilirsiniz. Müzede en sevdiğim parça ise buydu :)
Buraya çok yakın olan Flower Market da mutlaka görülmeli. Bu arada en güzel ve en uygun fiyatlı hediyelikler burada! Hediyelik dükkanları çok eğlenceli, prezervatif ve sexshoplar da. Birkaçına mutlaka girin. Bir süre sonra her şeyi penis, meme ve vajina olarak görmeye başlıyorsunuz gerçi o da ayrı bir hikaye... Ha bir de benim gibi simetri hastası iseniz ve mimariyi sevip sürekli evlere bakıyorsanız o yana yatmış binalar biraz can sıkıcı olabilir :)